Muhabbete Konu Yapılar: Değirmenlerimiz
Kaynak: Adnan Yazıcı
Değirmen kavramı, Türk Dil Kurumu (TDK) güncel Türkçe sözlüğünde; "içinde öğütme işi yapılan yer" ve "kahve, buğday, nohut vb. taneleri öğüten araç veya alet" olarak iki farklı şekilde tanımlanmaktadır. Değirmenciliğin tarihi, insanlığın yerleşik hayata geçtiği eski çağlara kadar dayanmaktadır. Tarımsal üretimin başlamasıyla ihtiyaç duyulan bu zanaatın ilk örnekleri ise insan gücüyle çalışan el değirmenleriydi.
Yöremizde değirmenciliğin, başlangıçta temel gıda maddeleri olan buğday ve mısırı öğütmek amacıyla yapıldığı bilinmektedir. Geçmiş dönemlerde buğday, yaylalarımızın bir kısmında ekilmekteydi. Kendi üretimimizin yetmediği durumlarda ise buğday; ilk zamanlar Torul, daha sonraları ise Espiye ve Tirebolu ambarlarından satın alınarak değirmenlerde öğütülürdü. İlerleyen süreçte Harşit merkezde bir buğday ambarının kurulmasıyla birlikte yöre halkı, ihtiyacı olan buğdayı buradan temin edip un haline getirerek tüketmeye başlamıştır. Günümüzde ise değirmenlerimizde ağırlıklı olarak sadece mısır öğütülmektedir. Elde edilen bu mısır unu, yöresel ağızda "zahra" olarak adlandırılır. Türkiye Türkçesi Ağızlar Sözlüğünde zahra; "yemeklik tahıl" veya "hayvanlara verilen yem (ot, arpa, saman vb.)" olarak tanımlanmaktadır. Ayrıca kelime kökeni bakımından "zahra" sözcüğünü, Arapça kökenli ve "saklanan azık" anlamına gelen "zahire" kelimesiyle ilişkilendiren görüşler de mevcuttur.
Harşit’te, Kuzan Deresi üzerinde günümüzde de varlığını sürdüren bir değirmen bulunmaktadır. Geçmişte Küstük Deresi üzerinde de bir değirmen yer almaktaydı. Kıyıköy’de ise ikiye ayrılan derenin kollarında, biri Keçecoğullarına, diğeri ise İrizoğullarına ait olan iki değirmen daha bulunuyordu; ancak bu yapılardan günümüze herhangi bir kalıntı ulaşmamıştır. Süttaşı Mahallesi'nde ise hâlen faal durumda, su gücüyle çalışan iki adet değirmen mevcuttur. Bunlardan ilki Deregözü mevkiindeki değirmen, ikincisi ise tarih boyunca birkaç kez yer değiştirmiş olan Bey Değirmeni’dir. Bey Değirmeni’nin hemen yukarı kısmında "Beyleryanı" olarak bilinen bir bölge bulunmaktadır. Geçmişte burada bir beyin yaşadığı bilindiğinden, değirmen de bu adla anılmaya başlanmıştır. Bu isim halk arasında zamanla ağız değişikliğine uğrayarak "beel" veya "beli" değirmeni şeklinde de ifade edilmektedir. Kavraz Vadisi üzerinde ise yıllar önce iki önemli değirmen daha bulunmaktaydı: Bunlardan biri Pinti Yaylası’nın girişinde, Kavraz Deresi kenarında; diğeri ise oba içerisinde Kavraz’a karışan Pinti Obuzu suyuyla çalışmaktaydı. Ayrıca günümüzde baraj suları altında kalan Harmancık bölgesinde, Sırgancık Deresi’nin suyuyla işleyen bir değirmen daha yer almaktaydı.
Değirmen inşası ve onun işler hale getirilmesi, fenni bir bilgi birikiminin yanı sıra pek çok özel araç, gereç ve bölüme ihtiyaç duyar. Su değirmenleri, dere sularının çarkları çevirmesiyle çalışarak mahalle sakinlerinin temel ihtiyaçlarını giderirler. Bu sistemde, dereden gelen suyun bir kısmı "bent" adı verilen yöntemle ana yataktan ayrılarak değirmenin bulunduğu yöne kanalize edilir. Değirmenin alt kısmına ulaştırılan bu su, geniş çarklara temas ederek onların dönmesini sağlar. Değirmenin tam merkezinde, çark ile eş zamanlı hareket eden büyük bir değirmen taşı bulunur. Ne çok sert ne de çok yumuşak olması gereken bu özel taş, yuvarlak ve yassı bir biçimde imal edilir. Eskiden bu taşları ustalıkla hazırlayan zanaatkârlar bölgedeki kaza ve köylerde hizmet verirlerdi. Öğütülecek mahsul, taşın hemen üstünde yer alan ambar teknesine konulur. Suyun gücüyle dönen taşın oluşturduğu sarsıntı, taşın üzerine yerleştirilen bir çubuk ve düzeneği harekete geçirerek mısırın düzenli bir şekilde akmasını sağlar. Taşın ortasındaki delikten aşağı düşen taneler, dönen taşın altında ezilerek un haline gelir. Taşın ayarlanmasıyla elde edilecek unun inceliği veya kalınlığı değiştirilebilir; bu süreçte elde edilen kalın una ise yörede "yarma" denilmektedir.
Eskiden değirmene yakın olanlar zahralarını sırtlarında, uzak olanlar ise katırlarla getirir, orada sıraya girerek öğütme işini gerçekleştirirlerdi. Günümüzde ise katırların yerini artık arabalar almıştır. Geçmişte değirmenlerin başında mutlaka bir değirmenci bulunurdu. Harşit’te, Kuzan Deresi üzerindeki değirmende Mehmet Keskin uzun yıllar değirmencilik yapmıştı. Deregözü’ndeki değirmende ise Çukurköy’den Mehmet Aydın, Deregözü’nden Değirmenci Hakkı Bayram, Sadık’ın Mehmet Yazıcı, Hacıbey Bayram ve Mehmet Aslan yörenin bilinen değirmencilerindendi. Bey Değirmeni’nde ise bilinen sabit bir değirmenci olmamış; öteden beri kişiler unlarını genellikle kendileri öğütmüşlerdir. Bazı yörelerde değirmenci ya da değirmen bekçilerine gebiççi adı verilmektedir.
Değirmende görevli olan kişiler, un öğütmeye gelenlerin işlerini halleder ve bu hizmetin karşılığında unun miktarına göre belirli bir pay alırlardı. "Hak" olarak değerlendirilen bu miktar, onların emeklerinin karşılığıydı. Ayrıca bir dönem, bu görevlilere belediye aracılığıyla da ücret ödendiği bilinmektedir.
Herkesin kendine göre bir derdi olsa da değirmencinin asıl derdi suydu. Bölge, Karadeniz ikliminin etkisiyle bol yağış aldığından dereler sık sık taşmaktaydı. Bu taşkınlar, değirmenlerin su bentlerini sürekli bozarak üretimi aksatıyordu. Bu gibi durumlarda yöre halkı imece usulüyle bir araya gelir, bentleri temizleyerek değirmenin yeniden çalışmasını sağlardı. Günümüzde ise bent temizleme işlemi genellikle belediye aracılığıyla gerçekleştirilmektedir. Değirmenlerin en büyük sorunlarından ve insanların en çok çekindiği durumlardan biri de fare ve kemelerin varlığıdır. Bu kemirgenler, kendilerine bir yol bulup değirmenin içine girerek yiyecek arayışıyla her yerde gezmekte ve un çuvallarını deşmektedir. Üstelik pisliklerini de çevreye bırakarak hijyen sorunlarına yol açmaktadırlar.
Değirmende un öğütme işi tam bir sabır sınavıdır ve sıkı bir sırayla yürütülür. Eskiden sabahın ilk ışıklarıyla sıraya girenler, bazen koca bir günü değirmende bekleyerek geçirmek zorunda kalırlardı. Ancak bu bekleyiş boş bir zaman kaybı değil; sohbetin ve muhabbetin koyulaştığı, eskiden yeniden, öteden beriden her şeyin konuşulduğu bir sosyal etkileşim alanıydı. Bu yönüyle değirmenler, adeta küçük birer mahalle kahvehanesini andırırdı. Bu yüzden "Değirmen iki taştan, muhabbet iki baştan" sözü, bu ortamın ruhunu en iyi şekilde özetler. Tabii ki bu kadar uzun süre beklemek her zaman kolay olmazdı; zaman zaman sabırların taşmasıyla sıra kavgaları da yaşanırdı. Hatta bazen sıranın kendisine gelmesini hızlandırmak isteyenler için yalan söylemek "mubah" görülür hale gelmişti. Kimi iki gündür, kimi üç gündür beklediğini iddia ederek epeydir sırada olduğunu kanıtlamaya çalışırdı. Öyle ki, normal hayatında hiç yalan söylemeyen veya yemin etmeyen birinin bile değirmen sırasında bu yola başvurmak zorunda kaldığı anlatılır.
Rahmetli Dedo Mehmet ile yine rahmetli Karabıçağın Hüseyin Kabadayı, bir gün birlikte un öğütmek için değirmene gitmişler. Dedo Mehmet eşeğini kapıya bağlamış, sıranın kendilerine gelmesini beklemeye başlamışlar. Ancak sabaha kadar beklemelerine rağmen bir türlü sıra onlara gelmemiş; zira her gelen, "iki gündür bekliyorum", "üç gündür buradayım" diyerek zahrasını öğütüp gidiyormuş. Haliyle bizimkiler mısırlarını bir türlü öğütememişler; üstelik "öğünlük" bile alamamışlar. (Öğünlük; bir yemeklik işine verilen addır.) Dedo Mehmet vaziyetin umutsuzluğunu görünce arkadaşı Hüseyin’e dönerek: "Hüseyin, haydi gidelim bari; bize bu gidişle sıra gelmeyecek," demiş. Hüseyin ise: "Mehmet, benim evim yakın. Ben birkaç kişiyi daha 'gâvur' etmeden (günaha sokmadan) şuradan şuraya gitmeyeceğim," diye karşılık vermiş. Bu cevap üzerine her ikisi de hallerine gülüşmüşler.
Bir gün İslâm ahalisinden Dübüşoğlu İbrahim Işık, mısır öğütmek üzere Deregözü’ndeki değirmene gitmek için yola çıkar. Ancak yola çıkmadan önce kestane balı yemiştir. Katırın her iki yanına mısır çuvallarını yükleyip yola koyulur; fakat bir süre sonra halk arasında "deli bal" olarak bilinen bu balın etkisiyle fenalaşmaya başlar. Kendini güçlükle değirmene atar. O sırada değirmende görevli olan Değirmenci Hakkı, gelen misafiri karşılar. Katırın bir yanındaki çuvalı omuzlayıp değirmene taşırken, diğer çuvalı da İbrahim’in getirmesini bekler. Ancak aradan zaman geçmesine rağmen içeri giren kimse olmaz. Merak edip dışarı çıkan Hakkı, gördüğü manzara karşısında şaşkına döner: Çuval bir tarafta, İbrahim ise değirmenin eşiğine boylu boyunca uzanmış yatmaktadır. Bu trajikomik durumu daha sonra sohbetlerinde gülerek anlatan Hakkı, İbrahim’in o halini, "Yarısı içeride, yarısı dışarıdaydı," diyerek betimler.
Bir başka gün, değirmen görevlisinin Çukurköy’den Mehmet Aydın olduğu bir dönemde, İzzet’in Yakup’un evindeki un biter. Yakup, Mehmet Aydın’ın değirmende olduğunu düşünerek un çuvalıyla yola koyulur; ancak vardığında kapıların kilitli olduğunu görür. Geri dönse bir dert, görevliyi beklese vakit geç olacaktır. Bunun üzerine bir yolunu bulup değirmenin kapısını açar, mısırı hazneye doldurur ve çarkları döndürerek öğütme işlemine başlar. Bir süre sonra değirmene gelen Mehmet, Yakup’u mısır öğütürken görünce şaşkınlıkla: "Ula Yakup! Sen kime sordun da burayı çalıştırdın?" diye çıkışır. Yakup ise gayet sakin bir şekilde: "evde unumuz kalmadı, sen de yoktun; mecburen öğütmek zorunda kaldım. Hakkın neyse al," diye cevap verir. Mehmet kısa boylu, Yakup ise aksine oldukça cüsseli ve uzun boyludur. Mehmet daha da sinirlenerek: "Ulan! Buranın bir amiri, bir sorumlusu var!" diye bağırınca aralarında sert bir söz düellosu başlar. Çıkan arbede sırasında Mehmet, un öğütülen teknenin içine düşer ve her yeri un içinde kalır. Bir yandan da "yapma Yakup diyorum!" diyerek onu yatıştırmaya çalışırken, düştüğü yerden kurtulup kendini dışarı atar. Kapının önünde durup cüsseli Yakup’a bakarak: "Yakup, seni sakız gibi çiğnerim!" diye seslenir.
Henüz araba yolunun olmadığı, ulaşımın patikalarla sağlandığı yıllarda; Rahmetli Kotan Mustafa un öğütmek için değirmene gider ve sıraya girer. Ancak sonradan gelen Çırago İsmail Günay, muhtemelen Mustafa’yı fark etmediği için zahrasını hazırlayıp doğrudan tekneye boşaltır ve öğütmeye başlar. Sıra kendisindeyken önüne geçilmesine oldukça hiddetlenen Kotan Mustafa, "Ben sana sorarım," diye içinden geçirerek sessizce değirmenden ayrılır. Mustafa Öztürk’ün amacı, İsmail’i unutamayacağı bir şekilde korkutmaktır. Bir akşam vakti, Mehmet Durmuş’un evinin yakınlarındaki dar patika yolun kenarına gizlenir. Başına beyaz bir çuval geçirerek pusuda beklemeye başlar. Bir süre sonra ufukta beliren İsmail Günay, günün yorgunluğuyla keyifli bir şekilde evinin yolunu tutmaktadır. Mustafa, İsmail’in iyice yaklaştığını görünce başına geçirdiği beyaz çuvalla aniden yola fırlar.
Bir anda neye uğradığını şaşıran rahmetli İsmail’in adeta şoktan eli ayağı dolanır. Korkuyla kaçmaya çalışırken bir yandan yüksek sesle tekbir getiriyor, bir yandan da evi hemen yakında bulunan Mehmet Dayı’ya (Mehmet Kılıç) can havliyle sesleniyordu:
"Allahu Ekber! Allahu Ekber! Mehmet Dayı! Mehmet Dayı!"
Değirmende zahraların (öğütülecek tahılların) karışması, zaman zaman karşılaşılan bir başka sorundu. Zahrasını sıraya koyan kişiler, öğütme işlemi bitene kadar beklemek yerine evlerine döndüklerinde; değirmenci unları öğütür, kantarda tartıp kendi hakkını aldıktan sonra unları yerine koyardı. Ancak bu bekleyiş sırasında unların başkaları tarafından sehven (yanlışlıkla) alınması, ciddi kargaşalara neden olurdu. Bu karışıklıklar özellikle "camadan" denilen heybelerle zahra getirenlerde yaşanırdı; çünkü birbirine benzeyen camadanları ayırt etmek oldukça güçtü. Çuvallarda ise üzerine isim yazıldığı veya belirgin işaretler konulduğu için bu tür karışıklıklara pek rastlanmazdı.
Değirmen tabiri, yöremizde yalnızca bir iş yerini değil, aynı zamanda nükteli yaklaşımları ve kaçamak cevapları da temsil eden bir kavram haline gelmiştir. Örneğin, birine "Nereden geliyorsun?" ya da "Nereye gidiyorsun?" diye sorulduğunda; eğer kişi asıl gittiği yeri söylemek istemiyorsa, kısa yoldan "Değirmenden geliyorum" veya "Değirmene gidiyorum" cevabını verirdi. Bu ifadeler, aslında gidilen yeri gizlemek ya da meraklı soruları geçiştirmek amacıyla kullanılan, halk arasında kalıplaşmış nükte dolu kaçış cümleleriydi.
Yöremizde çocuklara takılan büyükler, bazen şaka yollu bir yakıştırmada bulunarak onlara: “Baban değirmende un yalarken kuyruğunu kıstırmış!” derlerdi. Bu nükteli ifadeyle, çocuğun babası üzerinden bir hayvan benzetmesi yapılarak espriyle karışık bir takılma amacı güdülürdü.
Günümüzde fabrikasyon ürünlerin yaygınlaşmasıyla birlikte değirmenlere olan ihtiyaç azalmış gibi görünse de özellikle kırsal kesimlerde bu yapıların varlığını bir süre daha sürdüreceği muhakkaktır. Özetle değirmenler; Karadeniz insanı için sadece mısırın un haline getirildiği teknik yapılar değil, aynı zamanda zorlu doğa koşullarına karşı verilen mücadelenin, imecenin ve koyu muhabbetlerin merkezidir. Su sesiyle taş sesinin birbirine karıştığı bu mekânlar; "hakkını almak", "sıra beklemek" ve "sabır göstermek" gibi toplumsal değerlerin test edildiği birer okul vazifesi görmüştür. Bu nedenle yaşayan bir tarih ve derin bir mazidir. Bu kültürel miras korunmalı ve aslına uygun bir şekilde gelecek kuşaklara aktarılmalıdır.
Kaynak: Adnan Yazıcı
← Keşfet'e Dön
